Saat 4...











Saat dört yoksun
Saat beş, yok
Altı, yedi, ertesi gün
...Daha ertesi
Ve belki kimbilir...

Kitap okurum
İçinde sen varsın
şarkı dinlerim
İçinde sen
Oturdum ekmeğimi yerim
Karşımda sen oturursun
Çalışırım,
Karşımda sen

En güzel deniz,
Henüz gidilmemiş olandır
En güzel çocuk
Henüz büyümedi
En güzel günlerimiz
Henüz yaşamadıklarımız
Ve sana söylemek istediğim
En güzel söz
Henüz söylememiş olduğum sözdür

O şimdi ne yapıyor?
Şu anda şimdi, şimdi, şimdi
Evde mi, sokakta mı?
Çalışıyor mu, uzanmıp mı, ayakta mı?
Kolunu kaldırmış olabilir mi, hey gülüm
Beyaz kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu hareketi

O şimdi ne yapıyor?
Şu anda şimdi, şimdi, şimdi...
Belki dizinde bir kedi yavrusu var, okşuyor
Belki de yürüyordur, adımını atmak üzeredir
Her kara günümde onu bana
Tıpış tıpış getiren sevgili
Canımın içi ayaklar

Ve ne düşünüyor, beni mi?
Yoksa ne bileyim
Fasulyenin neden
Bir türlü pişmediğini mi?
Yahut insanların çoğunun neden böyle
Bedbaht olduğunu mu?
O şimdi ne düşünüyor
şu anda şimdi, şimdi..

Saat dört yoksun
Saat beş, yok
Altı, yedi, ertesi gün
Daha ertesi
Ve belki kimbilir...






NAZIM

İyi mi kötü mü? Nimet mi lanet mi?









Çok eski zamanlarda Çinin kuzeyinde bir köyde çok ama çok güzel bir ata sahip yaşlı bir adam yaşarmış. Bu at o kadar güzelmiş ki civardan insanlar sırf atı görebilmek için yaşlı adamı ziyaret ederler ve "böyle bir ata sahip olduğun için kutsanmış olmalısın"derlermiş yaşlı adam ise "belki, ama nimet gibi görünen şey lanet olabilir" dermiş.

Günün birinde at kaçıp gitmiş bu kez insanlar ne kadar üzgün olduklarını belirtip "herhalde lanetlendin" derlermiş. Bir süre sonra at yanında her biri birbirinden güzel 21 vahşi atla geri gelmiş köyün yasalarına göre atlar yaşlı adamın olmuş ve insanlar yine "sen kutsanmış olmalısın"demeye başlamışlar, yaşlı adam yine"belki, ama nimet gözüken lanet olabilir"dermiş.

Bir süre sonra yaşlı adamın genç oğlu vahşi atları eğitirken düşmüş ve ayağını kırmış, insanlar yine yaşlı adama "yok yok sen lanetlisin" demişler, yaşlı adam bu kez "lanet gözüken şey nimet olabilir"demiş.       Bir süre sonra köye imparator gelmiş köyün bütün sağlam gençlerini askere almış ayağı kırık olan yaşlı adamın oğlu köyde kalmış çıkan savaş sonunda köyün bütün gençleri ölmüş askere alınmadığı için yaşlı adamın oğlu sağ kalmış ve o günden sonra köyün bütün insanları "nimet gibi gözüken şey lanet, lanet gibi gözüken şey nimet olabilir" düşüncesini hayat felsefeleri yapmışlar.









Tilkinin biri yiyecek bir şeyler ararken bir duvara rast gelmiş duvarı aşmak için bir delik ararken duvarın bir daire şeklinde olduğunu görmüş ama bu arada küçük bir delik fark etmiş, delikten bakınca ne görsün başı boş gezen tavuklar, çeşit çeşit dalları yere kadar uzanan meyve ağaçları ve diğerleri...

Tilki mutlaka öbür tarafa geçmem gerek demiş kendi kendine ancak deliğe bir türlü sığamamış bunun üzerine biraz zayıflayayım demiş, 1 hafta yememiş içmemiş ve delikten geçmeyi başarmış, bir güzel karnını doyurmuş ama duyduğu bir ses ile avcıların onu aradığını fark etmiş ancak kilo aldığı için delikten geçememiş, bunun üzerine tekrar rejime başlamış ve 1 hafta yememiş içmemiş ve delikten geri geçmeyi başarmış.

Tilki duvara doğru bakmış ve kurtulmanın verdiği sevinçle "hiç bir şey göründüğü gibi değil" demiş...













"Neler oluyor?" cevabı için birkaç ipucu:

* 1960 lar : İhtilal, Türkiye Başbakanı'nı ve bakanlarını astı. Demokrasiye ara.
*1970 ler : Sağ-sol diye birşey çıktı. Kardeş kardeşe düştü. Ne için, kimler için anlamadan öldüler.
* 1980 ler : İhtilal. Demokrasiye ara. Anarşi bitti. Asala ve sonrasında PKK çıktı.
* 1990 lar : Terör devam. İstikrarsızlık. Beceriksiz koalisyonlar. 
* 2000 ler : Terör devam. İstikrar. Ekonomik+politik açılımlar. "Güçlü" ile hileli mücadele girişimleri.

* 2013 son 3 ay : 
Yüzyılın projeleri imzalanıyor/başlıyor:
-- Türkiye tarihinde en düşük borçlanma faizi seviyesi (%4,65) gerçekleşti
-- 30 yıldır süren, 30,000 kayıp verdiğimiz ve bitmez denen "terör" bitiriliyor,
-- Kanal İstanbul projesi
-- 3.Köprü (Dünyanın en geniş asma köprüsü)
-- 3.Havaalanı (Dünyanın en büyüklerinden biri, THY'yi en büyük hub yapacak)
-- Başta Almanya ve İngiltere, AB ülkeleri hızlı büyümeden rahatsız. Artık açık açık projeleri engellemeye çalışıyorlar.
-- 31 Mayıs : Modern demokrasilerde örnek gösterilecek bir çevrecilik eylemi. "Uyuyan, anlamaz denen, tepkisiz denen" genç demokratlar tepkilerini gösterdiler.
-- Demokratik mücadeleyi yapamayan ve muhalefet özürlüsü grupların da kışkırtması ile "demokratik tepki" artık şekil değiştirdi. Fırsat kolluyan leş yiyciler iş başında...

* Ne olur? Türkiye büyüktür. Hep büyük olacaktır. Bugün ve yarın...

* Bugünün efe'leri sırça köşklerine çekilir. Olan gene masum gençlere olur...

kümes kuruldu... tilkilere iş çıktı...


Bİr hayalin gerçek olması...















Adamın biri, her mehtaplı gecede alır başını deniz kıyısına gidermiş.
Dönüşünde sorarlarmış:
- Ne gördün?
- Dünya güzeli deniz kızları gördüm, altın saçlarını gümüş taraklarla tarıyorlardı, dermiş hep.

Bir gece yine tek başına deniz kıyısına vardığında, gerçekten dünya güzeli deniz kızları görmüş, altın saçlarını gümüş taraklarla tarıyorlarmış.
Döndüğünde yine sormuşlar:
- Ne gördün?
- Hiç demiş... hiç bir şey...

Oscar Wilde'ın yukarıdaki harika öyküsünü ilk okuduğumda ortaokuldaydım ve ne demek istediğini anlamamıştım. Daha sonra unutmuşum. Yıllar sonra rastladığım Haldun Taner’in bir sözü bana öyküyü hem hatırlattı hem de ne demek istediğini çok çarpıcı bir şekilde gösterdi.

Şöyleydi söz:

“Bir hayalin gerçek olması kadar hayal kırıcı bir şey yoktur.”

Daha sonraları ise bu tema pek çok edebi eserde karşıma çıktı.
Örneğin Simyacı’da... Hatırlarsanız orada bütün yaşamı boyunca tek hayali para biriktirip Mekke’ye hacca gitmek olan bir dükkan sahibi vardı. Adam; artık gerekli parayı fazlasıyla biriktirmiş olduğu halde bir türlü gitmiyordu.


Bu hayalin kendisini yaşama bağlayan çok önemli bağ olduğunu düşünüyor ve onun gerçekleşmesi halinde bu önemli bağı yitireceğinden korkuyordu. Haklıydı aslında.

Düşünüyorum da... Herkesin böyle hayalleri var, mutluluğunu
bağladığı, gerçekleşene kadar yaşamı sanki ertelediği...
Acaba hiç düşünüyorlar mı; bu istenen her neyse, gerçekleştiğinde mutlu olunacak mı? O gün, bir gün, bir ay sonra?